İçeriğe geç

Misafir Odaları gibi Tuhaf Bir Şey

Benim büyüdüğüm evlerde, her şeyin en iyisinin misafirlere tahsis edildiği özel odalar vardı. Misafir terlikleri, misafir tabakları, misafir bardakları, misafir çikolataları, misafir sigaraları, misafir içkileri… Eve misafir teşrif etmediği sürece kapıları mutlak surette kapalı kalan bu odalar bir ‘tuhaf’ kokardı. Tuhaf yıllardı. Saat birde bir kez, beşte beş kez ve gece yarısında on iki kez çınlayan misafir odasının duvarlarında saymayı öğrendiğim yıllardı. Tuhafın ‘tam’ da bir karşılığı yoktur lügatte. Tam! ‘Tam bilmediğimiz şeyler işte’ demektir diye okumuştum bir kitapta. Çok küçüktüm, zorlasam hatıralarım ama artık zorlamıyorum. O da tuhaf…

Misafirler gelmeden yarım saat önce misafir elbiselerimi giymem tembihlenirdi: Misafir Fulsen’i… Üzerimi kirletmeyeceğim kadar vakitli, çamaşır suyu lekeli donlumla kapıyı açmayacağım kadar vakitli, yani ‘tam’ vaktinde. Don dediğime bakmayın, bacaklarımızdan geçirerek giydiğimiz her şeyin adı ‘don’du o yıllarda bizim çatının altında. Misafirlerin yanında ‘don’ denmezdi bu arada. Biz yine bizdik aslında, yasaklı bazı kelimeler haricinde, bir de küslük varsa misafirler gidene kadar ateşkes ilan edilirdi ve biz bize değilken makyajlarımız çok güzeldi.

Bir yıldan az, üç aydan uzun… Bir zamandır… Bir tuhaf hissediyorum kendimi… Hatta bi’ tuhaf hissediyorum kendimi. Cümlelerimin sonuna iki nokta yerine, nokta ya da üç nokta koyacak kadar tuhaf!

“Yarın sabah kalkıp yine mi kahve içeceğim” diye düşüneceğim kadar tuhaf.

Sekiz yaşımda günlük yazmaya başladım. Sekiz yaşımdan beri düzensiz olarak yazıyorum. Yataktan kalkar kalmaz içtiğim iki fincan kahve haricinde hayatımda hiçbir şeyi düzenli olarak yapmıyorum, yapamıyorum, yatamıyorum, kalkamıyorum, yazamıyorum, misal ben her sabah yüzümü yıka(ya)mıyorum, her akşam dişimi fırçala(ya)mıyorum. Bunlar tuhaf gelmiyor. Bazı zamanlar bazı insanlar “Nasılsın?” diye sorduğunda küfrediyorlarmış gibi geliyor ya, işte o tuhaf. Ertesi sabahlarda içeceğim kahveyi düşünmek gibi tuhaf…

Kızdıramıyorlar beni eskisi gibi. Çok tuhaf… Evire çevire cümlelerimle dövmüyorum artık kimseyi. Ağlayarak masaları terk ettirmiyorum hiçbirine. Kendince aşağılayıcı bir ifadeyle türkü dinlememe burun kıvıran birinin yüzüne “Yavrum ya, sen Neşet Ertaş çalarken hiç ağlamadıysan, ömründe daha hiç âşık olmamışsın” diye vurmuyorum. Ya da az önce vurdum mu sanki… Yok! Duymamıştır onlar…

Misafire nasıl su verileceğini de bilmez onlar. Dört parmağını birbirine yapıştırıp üzerine oturttuğun bardağı başparmağın ile arkasından desteklersin. Böylece misafir tüm parmaklarıyla kavrayabilir ikramını. Su kadar aziz ol kızım… Misafirlere kolonya tut kızım… Misafirlere sigara tut kızım… Yeşil camdan gondol bir tabağın içine sıralanmış –gücümüzün yettiği kadar- her markadan sigaralar… Marlboro da var, Tekel 2000 de; öksürük yapmasın, kim hangisini severse… Misafirlerin sigarasını yak kızım… Bardağı tutar gibi tutacağın kristal kesme cam çakmağı gezdir, diğer elinin başparmağı ile ateşle… Çocukların olduğu odada sigara mı içilir? Şimdilerde tuhaf değil mi? O zamanlar değildi. Yağmurlu ya da güneşli bir kış sabahında kulağında bir Sezen Aksu şarkısıyla uyanmanın ne olduğunu bilmemek de bize tuhaf (değil mi?)…

Bazı zamanlar (tekrar) okumak istediğim kitaplara ömrüm yetmeyecek gibi hissediyorum. Ve sinemalara gelecek yeni bir film için eskisi kadar heyecanlanamıyorum. Kalbim pat pat ediyor ama… En sevdiğim yazarlardan birinin önümüzdeki aylarda yayınlanacak yeni kitabı için değil. Tuhaf…

Dünya üzerindeki kırkıncı yılımı dolduracağım yakında. Yine tüm konfor alanımı dağıttım. Sanki on yedi yaşındayım. Yeni sokaklar, yeni arkadaşlar, yeni bir hayat… Ben, artık ‘yeni bir’ Fulsen olmaya çalışmıyorum; neysem oyum, diyorum. Yatak odam on sekiz yaşımdakinden hallice, sırt çantamda hamam bohçam… Neden, diyorlar bana. Neden, tek hayatla yetineyim diyorum onlara.

Daha hızı yoruluyorum, eskisi kadar gücüm yok. Aklıma tatil düşünce, dedemle anneannemin yanına gitsem diyorum. Bu da tuhaf… Tıka basa yedirseler beni. Televizyonun önünde uyuyakalsam. Sigara içmek için balkona çıksam…

Bizimkiler misafirliğe gittiklerinde, ben de misafir odasına girerdim. Misafir içkilerinin arasından Johnnie Walker şişesinden bir parmak aşırıp, aşırdığım kadar su ilave ederdim üstüne. Tekel 2000’leri tersinden açıp içinden bir dal sigara çekip totosunu 404 ile yapıştırıp hiç açılmamış gibi bırakırdım misafir sigarası gondoluna. Sonra da balkona çıkar, bir elimde viskim bir elimde sigaram keyfederdim. Büyüyünce nasıl bir hayatım olacağını düşlerdim. Düşlediğim şeylerin uzun zamandır yaşadığım hiçbir şeyle alakası yok. Bu tuhaf değil…

Şimdi ezkaza cümle içinde “Sayın Fulsen Türker Hanımefendi” diye bahsedilecekmişim gibi korkuyorum. İşte bu tuhaf. Pazartesi sabahı kredi kartı ekstresinin dönem borcunun tamamını ödemek dışında bir hayal kurmayı unutmuş sanki. İşte bu çok tuhaf. ‘Mülkiyet hırsızlıktır’ diye çıktığımız yolda, “Kirada ölmeyelim; bir artı bir, bir şey kotaralım” diye düşünmek kadar tuhaf.

“Yaz nasıl geçerse ömrünüz orda kalır…” diyor bir şair bir dizesinde. Kırkıncı yazımı yaşayacağım bu dünya üzerinde. Çocukluğumdan beri hep bir yaz düşlerdim, üzerimde tiril tiril bir entari, kalabalık sofralarda, denize nazır yollarda, tuzlu tenimle, perçemleri sararmış saçlarımla, yüzümde muzır yamuk bir gülümsemeyle, tüy gibi uçuştuğum hafif bir mevsim. Baskülün üzerinden değil belki ama omuzlarımdan beş kilo vermişim kadar hafif bir yaz… Geç kalmışım gibi tuhaf bir telaş var kalbimde. Pat pat eden kalbimde… Artık anksiyete değil de taşikardiymiş gibi bir telaş.

Bu sabah uyandım. Kıçıma bir don çektim ve kahve demlemedim; kişisel bir skor olarak altı sabahtır yüzümü yıkıyorum. Makyajım yerinde, misafir kabulüne hazırım. Ben kendimin en iyisini misafirlere tahsis etmek üzere yetiştirilmiş bir çocuğum. On yedi yaşımda günlüğüme not etmiştim, unutmam: şimdi kendimi bir sokak köpeğinin işediği camii duvarı gibi hissediyorum, diye. Yaş aldım. Bu sabah kendimi, zamanında içinden küçük küçük aşırdığım o Johnnie Walker şişesi ve Tekel 2000 paketi gibi hissediyorum. Dedim ya makyajım yerli yerinde ama içimi çok da kurcalamayın. Bu tuhaflığa, bu tam bilmediğim şeye, sanırım yaşlanmak diyorlarmış. Ama durun… Hayallerimdeki yaza varamadık daha! Yeni bir şeyler başlıyor sanki. Hazır mısın kalbim?

Kategori:Hatıra

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: